YAZ 2008 / seçki

maviADA

"her şey insanla güzel,her şey insan için."

maviADA........................ sanal dergi ........................sayı 3 .....................  2008 yaz

 maviADA

 

     ZEYNEP ALİYE

ÖLÜMÜN FARKINDA OLMAK
sayı 1  NİSAN 2008

sayı 2  MAYIS 2008

 

sayı 3  HAZİRAN2008

 
 

 

Sanatı, öznel bir estetik üretim süreci olarak alıyorsak, amacını da tüketicisinde doyurucu estetik yaşantılar oluşturmaktır diye değerlendirebiliriz. Doyurucu estetik yaşantılar ilk bakışta, kişiden kişiye son derece değişkenlik gösteren talepleri içerir içermesine ancak göreceli bir kavram olan güzel değerlendirmesine, onu oluşturan evrensel kriterler baz alınarak bakıldığında kimi ortak noktalarda buluşulmaması da mümkün değildir.

 Şurası kesindir ki, Güzel’i ancak ve ancak, öz ve biçemden oluşan ve sanatçının yeteneği, sezgileri yanı sıra kuşkuculuğunun zemin oluşturduğu yaratıcılığıyla harmanlanarak  varlık bulan estetik üretim çabası yaratabilir. Yoksa kimilerinin savladığı gibi ortak bir güzel-güzellik anlayışı hiçbir estetik üretim için söz konusu edilemez. Çünkü bu, sanatı kalıplara sığdırmaya, matematiksel kesinliklere bağlamaya kalkmak demektir. Sanatı taraf olmaya götüren, kanatlarını kesen, özgünlüğüne ket vuran bu anlayıştır. Öte yandan ‘Güzel’ tanımlanması da ancak bu özgür bakıştan geçilerek kabul edilmelidir. (Ve bence,  klasik konumuna taşınan güzellik bu anlamda bir kez daha sorgulanmalıdır.)

Sanatın biricik amacı kimilerinin savladığı gibi, ‘Güzel’i yaratmak değildir elbette. Eleştirmenler, sanat tarihçileri, olaya bu açıdan bakıyor olabilirler. Ama aslolan, sanatçının yaratı sürecini tetikleyenin ne olduğu değil midir? Öyle ya, sanatçı, bir güzellik anıtı oluşturmak amacını mı güder? Ya da olaya toplumsal açıdan bakanların savladığı gibi, toplumu daha ileriye, yukarıya ya da farklı bir yöne, aşamaya taşımak mıdır görevi?

Peki, şöyle soralım: sanatın görevi var mıdır? Sanatçıdaki görev bilinci midir üretimini hayatının anlamı hatta varlık nedeni haline getiren? Üstelik bizimki gibi sanatın hiçlendiği, küçümsendiği ülkelerde, ‘rağmen, -a mukabil - karşın’ gerçekleştirme cesaretini, gücünü, heyecanını veren. 

Kendimi lam üzerine yatırıp gözlemlediğimde karşılaştığım gerçekliğin, hiç de idealize edilenle çakışmadığını söyleyebilirim. Ben niçin yazıyorum sorusuna misyon yüklemeye, kutsallık katmaya, yüceltmeye çalışanların ne ölçüde samimi olduklarını sorgulayacak kadar da kuşku duyuyorum çünkü sonuçtan. Sanatsal üretimin öncelikle kişinin içindeki tepiden kaynaklandığına inanıyorum çünkü. Sanatın biricik amacı kendisidir, onun dışında hiçbir amacı yoktur noktasına da uzak duran bir yaklaşım benimkisi. Ancak, yazarak geçireceğim saatlerin bana verdiği mutluluğu başka hiçbir şey veremeyeceği için yazıyorum diyecek kadar da (şayet aşk’sa aramızdaki) bunun “öncelikle kendim için” amacına hizmet ettiğini söyleyebilirim.

Yazma aşkı değil de yazma tutkusu mu demeliyim?

Çünkü öykü yazmak, beni yeni doğuşlara götüren kısa ölümler yaşadığım bir deniz belki de. Gecenin koynunda beliren aydınlığın usul usul ona nüfuz etmesine, yırtıp parçalayarak ele geçirmesine benzer bir duygu bu. Ancak işgalin, yok etme eyleminin sonsuza dek sürmeyeceğini bilerek.  İşgal eden de işgal altındakinin duyduğu acıyı, korkuyu, öfkeyi taşımaktadır sonuçta. Sonra yeniden sil baştan. Yani gün yeniden aydınlık; yeniden ölüm.  Bir bakıma acının farklı tatlarının bir tayfta yaşanması. Beni bana götüren, yaşama sevincimi tazeleyen; öteki yüzüyle ölüm karşısında ne kadar çaresiz olduğumu her defasında yeniden gösteren, müthiş med cezir halleri.

İnsan belleği toplumsal belleğin bir uzantısıysa, ona derin bağlarla bağlıysa ve yazılanlar sonuçta o devasa belleğin yarattığı med cezir halleriyse bunu incelemek de ruh bilimcilere, sosyologlara, felsefecilere düşen görev. Sözün kısası, sanatçı büyük düşünmeden, büyük hesaplar yapmadan yazıyordur. Cennete gitmek adına iyi insan ünvanı edinmeye çalışanların samimiyetsizliğine benzetiyorum ben bu taktik hesaplarla, bir stratejist yaklaşımıyla  hareket edenleri.

Kendi adıma, edebiyatı siyasetin yerine geçirerek toplumsal kurtuluşu sağlayacak bir kurtarıcı gibi görmedim hiçbir zaman. Siyasal ve ahlaksal sorunları çözmeye kalkarsa ne baş etmesi mümkündür, ne de zaten sanat yapıtı olarak kalması. Angaje olmuş, bir sav ileri sürerek kanıtlamaya çalışan yapıtın estetik yönü ne yazık ki feda edilmek zorundadır. Çünkü, siyasal ve ahlaksal bir tutumun başladığı nokta artık saf, tarafsız, özgür değildir. Hiçbir siyasal ve ahlaksal söylem düz olamaz.

Sanat aracılığıyla iletebileceklerimizin olması farklı bir konu. Ama öncelikle, yazdıklarımız kendi özgün dillerinde  birer özgün deneyim olmalıdır. Her öyküyle dünya yeniden kurulur diye düşünüyorum. Yeni bir öykü, yeni bir gün gibi, yepyeni bir hayat gibi soluklanır, vücut bulur; kendine özgüdür. Önceki yıllarda kalemimin ucundan damlayan mürekkebe karışarak, şimdiyse bilgisayar ekranının içine girip kaybolduğum bir sonsuzluk hali olur. Sanallığın içinde kurduğum gerçeklik, paradoksal bir durum gibi görünse de hayatın kendisi.

Öyküyle, sabahlar ya da geceler aynılaşmaktan, daha doğrusu fiziksel yorgunlukların fark edildiği zaman dilimleri olmaktan çıkıyor, desem...

 Bozuluyor kurgu, program; planlar alt üst oluyor. Bıçağın sırtında bir ‘olmak ya da olmamak’ ikileminde fiziksel yorgunlukların altındaki ruhsal  gerçeklerle yüzleşiyorum ki beni doğuş ve ölüme götüren de bu yüzleşme oluyor, desem...

Dünyayı ve gerçek mutlulukları tanımak için yapılabileceklerin sıralanmasında belki de tek şey öykü yazmaktır bu yüzden. Kendime dolu dolu bir Günaydın diyebilmek için, aynaya gözlerimi kaçırmadan bakabilmek için... Ölümle yüzleşmek, hiçlikle burun buruna gelmek her insanın harcı değildir çünkü. Zaten kimi ölümler yaşamın ta kendisi, kimi yaşamlar da ölümün kapısı değil midir? Hayır, aptalca mutluluk düşleri kuranlara göre değildir gerçek öykü. Böyle demiş olmalı bir filozof. Her şey bir yana yaşamı fark etmek için ölümün farkında olmak gerek. Çünkü mutluluğu ancak keder kahır ormanından ölümü göze alarak geçenler hak eder(mi?). Öykücü,  hayat suyunu bulunca hiç düşünmeksizin, hiçbir hesap yapmadan içine dalmazsa sonsuza dek yitirir öyküyü. Ondan sonra  tek arkadaşı  ölüme ve yaşama sınır olan ruhsuz bir bunalımdır; hüzün değil. Hüzün, sanatın dokusunu oluşturan malzemedir ki  vazgeçilemez.

Sıcakkanlı insanları sever öykü; deniz gibi, gökyüzü gibi, yağmur gibi insanlarla aynı suda akmak ister. Yani dağ, yani nehir, yani deniz, yani fırtına gibi. Yani kelebek uçuşu, yani kozasını ören ipekböceği, yani uçurumundan akan su, yani sisin dağılmasıyla ortaya çıkan dağın görkemi, yani uçurumlar vadisi, yani doğanın tüm harikaları. Sanat, esin ve güzelliklerin kaynağıdır doğa. Ona yaslanmayan, ondan beslenmeyen her şey sahtedir, bayağıdır, sıradandır. Edebiyatın en temel, vazgeçilemez özelliği sahici  olmak zorundalığıdır. Kuş sesleri, kelebek uçuşları, dalga hışırtılarıyla yoğurulmuş huzurlu, dingin bir sabahta acının tokadını çarpmalıdır yüzümüze. Bir bakıma, narin bir kelebek kanadından dipsiz uçurumlara savurabilmelidir insanı.

Bir öykücü çoğunlukla, öykünün nereye yelken açacağından pek emin değildir. Ya da yarattığı kahramanlar, her zaman istediği kalıba girmeyebilir. Hayat her zaman kurgulanandan çok daha zengin sürprizlerle şaşırtır insanı. Kurgunun nasıl bir gelişim göstereceği bu bağlamda bilinemez. İşte yazar, ne getirip ne götüreceğini  bilmediği bir öykünün kapısından yatak odasına, tüm savunma ve saldırı silahlarından arınmış olarak girebilir. Yoksa öykünün   antresinde en çoğu da bekleme salonundan daha öteye gidemez.

Daha açık bir deyişle, oyalanıp durma hali.

Yazar çırılçıplaksa eğer ve ruhu, öykünün sunağına uzanmaya hazırsa kendini açar ona. Der ki, “Sen olarak geldin. Hoş geldin.”

Evet insanı mutlu edecek her şey doğada ama ona yani ormanın büyülü çiçeğine ancak doğallığını korumayı başaranlar ulaşabilir. Yani hayatın en güzel damarından beslenmeyi seçenler. Sonuçta bir seçim olsa da aynı zamanda şanstır bu.

Ama sıcak çöl rüzgarlarında kavrulmayı göze alanlara vaha, yaşamanın okyanusta bir kibrit çöpü olduğunu fark edenlere de istiridyeden bir kucak gibidir. Yani gönül rahatlığıyla bırakabilir bir öykücü kendini yeniden doğuşa. Bana sorsalar ‘Nasıl bilirsin öyküyü, nedir, neyin nesidir’ diye, söyleyebileceklerim bunlar. Bende yarattığı etkilenim, bıraktığı iz, bu.  Çöldeki kaynak suyum benim. Ayakta, dimdik kalabilmemin en önemli nedeni.

 

 

GALERİ:

 

 

 

 

Bize Gelenler:

Basılı Dergi

 

Yaz 2008

çıktı...

 

İçindekileri

 

görmek için...

 

iletişim

Giriş ] Yukarı ]